Hekimler ve Hasta Hakları
Prof. Dr. Tevfik ÖZLÜ
KTÜ Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi
KTÜ Hasta Hakları Uygulanma ve Araştırma Merkezi Müdürü, Trabzon.
Tarihsel arkaplan
Yirminci
yüzyılın sonlarına doğru gündeme gelen hasta hakları kavramı, aslında
insan haklarının sağlık alanına uygulanması olarak da yorumlanabilir.
Bu konudaki ilk uluslararası belge, 1981’de Lizbon’da Dünya Tabipleri
Birliğince deklare edilen bildirgedir. Bu bildirgede temel hasta
hakları başlıklar halinde sıralanmıştır. Daha sonra, Dünya Sağlık
Örgütü’nün Avrupa Bürosunca 1994 yılında Amsterdam’da gerçekleştirilen
bir toplantıda “Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi”
kabul edilmiştir. Bu bildirgedeki geniş perspektif, 1995 yılında
Endonezya’da yapılan Dünya Tabipleri Birliği toplantısında, Lizbon
Bildirgesinin gözden geçirilerek güncellenmesi ve daha kapsamlı ve
detaylı bir şekilde Bali Bildirgesi adıyla yayınlanmasını netice
vermiştir. Yine, 2002 yılında Roma’da Hasta Haklarına İlişkin Avrupa
Statüsü benimsenmiştir. Bu bildirgeler, tarafları bağlayıcı hukukî
metinler olmayıp, bu alanda ulaşılması gereken hedefleri gösteren
önerilerden oluşmaktadır. Bu uluslararası uzlaşı metinlerinin
tetiklemesiyle, bir çok ülkede hasta haklarıyla ilgili hızlı bir
gelişme kaydedilmiştir. Bu sürece bakıldığında, hasta hakları
alanındaki çalışmaların son çeyrek yüzyıl içerisinde başladığı; bu
çabaların lokomotifinin hekim örgütleri olduğu ve daha ziyade Amerika
ile Avrupa Ülkelerinde gelişme gösterdiği görülmektedir. Bu alandaki
ilerlemeler, insan hakları alanındaki gelişmelerle yakından
ilişkilidir.
Hasta haklarının gerekçesi
Bir
önceki yüzyılda sanayi devrimi sürecinde yaşanan ve insan sağlığını
tehdit eden çalışma koşulları; gelir düzeyindeki eşitsizliğin artmasına
bağlı yoksul kitlelerin yaşam ve sağlık haklarını giderek yitirmeleri;
sürekli sağlık hizmeti alıcısı konumunda olan yaşlı ve kronik hasta
popülasyonundaki artış; zamanla daha fazla uzmanlaşan ve yüksek
teknolojiye bağımlı hale gelen teşhis, tedavi ve tıbbî bakım
hizmetlerinin karşısında bireylerin edilgen, çaresiz ve güçsüz
kalmaları; tıbbi girişimlerin sayıca çok artması ve her yerde
yapılabilir hale gelmesiyle birlikte komplikasyonlara çok sık rastlanır
olması; sağlık hizmetlerinin maliyetinin çok yükselmesi; giderleri
azaltmak isteyen sağlık sigortalarının, sağlığa ulaşım hakkını
kısıtlayan uygulamalara yönelmeleri; sağlık kurumlarının büyük
sermayenin kontrolünde ticari müesseseler haline dönüşmesi ve Nazi
Almanya’sında hastalara uygulanan korkunç muamelelerin açığa çıkması,
bu harekete katkı sağlamıştır. Demokratikleşme süreci ile insan hakları
alanındaki gelişmeler; eğitimli nüfus oranındaki artış; çok yaygınlaşan
medya vasıtasıyla kıtalar arası paylaşılan düşünce ve uygulamalar,
kişilerin kendileriyle ilgili tasarruf haklarını kullanmalarında ve
insan onuruna layık bir biçimde yaşama taleplerinde artışa neden
olmuştur.
Ülkemizdeki durum
Bu
dinamiklerin sonucunda, hasta hakları konusu yaşamımıza girmiştir.
Avrupa Birliğine uyum süreciyle ilişkili olarak 1998 yılında “Hasta
Hakları Yönetmeliği” yayınlanmıştır. Ülkemizin de imzaladığı “Biyoloji
ve Tıbbın Uygulanmasında İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması
Sözleşmesi”ni TBMM, 2003 yılında onaylayarak kanunlaştırmıştır. Sağlık
Bakanlığı, Hasta Hakları Yönetmeliği’nde belirlenen hedeflere ve
standartlara ulaşılması amacıyla, ilki 2003 yılında yayınlanan “Sağlık
Tesislerinde Hasta Hakları Uygulamalarına İlişkin Yönerge” ve takip
eden dönemlerde konuyla ilgili diğer yönerge ve talimatnameleriyle,
kendine ait sağlık kurumlarında hasta haklarıyla ilgili bir uygulama
başlatmıştır.
Buna
göre, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde
Hasta Hakları Şubesi; İl Sağlık Müdürlükleri Bünyesinde Hasta Hakları
İl Koordinatörlüğü ve Hasta Hakları Kurulları; İlçelerde Sağlık Gurup
Başkanlıkları bünyesinde Hasta Hakları Kurulları; 100 yataklı ve
üzerindeki hastanelerde Hasta Hakları Birimleri ve Hasta Hakları
Kurulları; 100 yatak altı hastanelerde Hasta Hakları İletişim Birimleri
oluşturulmuştur. Bu birimlerde görev alan personele dönük eğitim
çalışmaları yapılmıştır.
Konu,
Sağlık Bakanlığının kamuya ait sağlık kurumlarındaki uygulamalarıyla
sınırlı kalmamakta; gerek tıbbi gazete, dergi ve sağlıkla ilgili
internet sitelerinde ve gerekse popüler gazete, dergi, radyo,
televizyon ve haber sitelerinde, giderek daha çok gündeme gelmektedir.
İster özel sektöre, isterse kamuya ait olsun, artık sağlık kurumlarının
internet sitelerinde ve tanıtım broşürlerinde hasta haklarına vurgu
yapılmaktadır. Sağlık Bakanlığının hasta haklarıyla ilgili uygulamaları
kapsamında olmayan özel sektör veya Üniversite hastanelerinde de hasta
hakları birimi / hasta iletişim bürosu / halkla ilişkiler bürosu adı
altında üniteler oluşturulmuş bulunmaktadır. Sadece hastaneler değil,
sağlık alanında faaliyet gösteren diğer kurumlar da hasta haklarıyla
yakından ilgilenmektedirler. İlaç firmaları, hekim örgütleri (Tabip
odaları, uzmanlık dernekleri), hasta örgütleri, sağlık sendikaları,
doğrudan sağlıkla ilgili olmayan diğer sivil toplum örgütleri (tüketici
dernekleri, Barolar…), hasta haklarına sahip çıkmakta ve destek
vermektedirler.
Hekimler neden endişeli?
Hasta
hakları alanındaki bu gelişmelerin, bazı meslektaşlarımı
endişelendirdiğini görüyorum. Ağır iş yükü, uygun olmayan çalışma
koşulları ileri sürülerek sürece itiraz ediliyor. Hükümete yönelik
muhalif politik duruş ve Sağlık Bakanlığının uygulamalarından
kaynaklanan rahatsızlıklar da hekimlerin konuya eleştirel
yaklaşmalarına yol açıyor.
Öncelikle
hasta hakları kavramı ve kapsamda dile getirilen ilke ve kurallara
karşı durmak ile Ülkemizde hasta haklarıyla ilgili uygulamalara ve
uygulayıcılara dönük tepkileri birbirine karıştırmamak gerektiğine
vurgu yapmak istiyorum.
Kuşkusuz,
farklı bakış açılarından hareketle Sağlık Bakanlığı tarafından
yürütülen uygulamalara çeşitli eleştiriler yöneltilebilir. Hiçbir
uygulama kusursuz değildir. Özellikle yeni bir uygulamanın hayata
geçirilişinde sorunlar yaşanması doğaldır. Bu eleştiriler, uygulamanın
geliştirilmesi bakımından da çok gereklidir. Uygulama sırasında
karşılaşılan sorunlar ve bunlarla ilgili eleştiri ve öneriler açıkça
dile getirilmeli; bilhassa hekimlerin ve yöneticilerin geri
bildirimlerinden hareketle daha mükemmele ulaşılmalıdır. Nitekim,
konuyla ilgili ilk yönerge değiştirilmiştir.
Sorunların
bir kısmı uygulamaya konan yönergeden, bir kısmı ise lokal
uygulayıcılardan kaynaklanmaktadır. Hasta Hakları Birimleri başta olmak
üzere, uygulamada görev alan personelden hiçbiri, hasta hakları
konusunda yetişmiş birer uzman değildir. Ancak, hizmet içi eğitimlere
katılarak, bu konuda bilgi sahibi olmuşlardır. Bazıları bu alanda
severek çalışmakta ve gerek kişiliği ve gerekse bireysel donanımı
itibariyle verilen görevi hakkıyla yapmaktadır. Oysa diğer bazıları
ise, politik veya kişisel ilişkilerine bağlı olarak görev sahibi olup,
üstlendikleri sorumluluğu taşıyabilecek liyakate sahip bulunmamaktadır.
Genellikle sosyal hizmet uzmanı, psikoloğ veya hemşireler arasından
atanan Birim görevlisinin, hekimler, uzman hekimler ve hastane
yöneticilerini de içine alan bir hedef kitleye eğitim vermesi ve bu
kişilerin görevleri sırasında yaşanan sorunlara müdahil olması, hekim
merkezli tıbbi organizasyona ve paternalistik davranış kalıplarına çok
alışmış hekimler tarafından kolayca kabul görmeyecektir.
Hekim ve Hasta Hakları Birlikte Ele Alınmalı
Ayrıca
hekimlerin çalışma koşullarının ağırlığı; iş yükünün fazlalığı; meslek
onuruna yakışır şekilde gelir elde edememeleri; sağlık kurumlarında alt
yapı, ekipman ve donanım eksiklikleri; işletmecilikten kaynaklanan
sorunlar; özlük haklarındaki kısıtlamalar; hekim örgütlerinin başı
derde düşen hekimlere yeterince sahip çıkmaması; yerel yönetici ve
hukukçuların hekimlere bakışlarının sorunlu olduğuna dair hekimlerdeki
yaygın kanaat; siyasetçilerin, hekimleri politik gelecekleri için bir
yatırım aracı biçiminde kullanmak istemeleri ve sağlık sisteminden
kaynaklanan diğer bir çok olumsuz faktör, hekimlerin hasta hakları
alanındaki gelişmelerden ürkmelerine neden olmaktadır.
Diyalog Dergisinde yayınlanan “Hasta Hakları Nasıl Hayata Geçirilmeli?”
başlıklı yazımda, hekim ve hasta haklarının birbirinden ayrılamaz
olduğu ve hasta güvenliğinin, ancak hekimlerin durumlarının
iyileştirilmesiyle elde edilebileceğini şöyle ifade etmiştim: “…hasta
hakları alanındaki çalışmalar sağlık personelinin çalışma koşullarının
ve özlük haklarının iyileştirilmesiyle birlikte yürütülmelidir. Sağlık
kurumlarının fizikî alt yapısı, teknik donanımı, personel eksiklikleri,
finansman sorunları, mevzuat engelleri aşılmadan; sağlık çalışanlarına
meslek onurlarına yakışır bir sosyo-ekonomik statü sağlanmadan; iş
yükünü azaltacak, iş yeri huzuru ve meslekî doyumu artıracak önlemler
alınmadan; görev, unvan, sorumluluk ve yetki dağıtımında eşitlik,
adalet, hakkaniyet ve şeffaflık ilkeleri ödünsüz olarak uygulamaya
geçirilmeden; sağlık çalışanlarının emeklerinin karşılığı hak ettiği
ölçüde verilmeden hasta haklarının tamamıyla uygulamaya geçirilmesi
mümkün olmayacaktır. Bu bakımdan her iki alandaki çalışmalar birlikte
yapılmalıdır. Biri diğerinden sonraya ertelenmemelidir.”
Hasta Hakları Birimleri Ne İş Yapar?
Hasta
Hakları Birimlerinin doğru anlatılması, doğru yönetilmesi ve doğru
algılanması gerekmektedir. Buralarda diyaloga açık, insan ilişkilerinde
başarılı, iletişim becerisi olan, eğitimci yönü bulunan, saygın kişiler
görevlendirilmelidir. Birim sorumlusunun amacı, kendi mesai
arkadaşlarının açığını bulmak, onları suçlamak değildir. Bu birimler,
hekim veya diğer sağlık çalışanlarına karşı kurulmuş değillerdir.
Sadece, hastaların hizmet alım sürecinde karşılaştıkları sorunların
çözümüne yardımcı olan; hak ihlaline uğrayan veya uğradığını düşünen
hasta ve hasta yakınlarının mağduriyetlerinin giderilmesine çalışan
ünitelerdir.
Hasta
Hakları Birimleri, modern işletmecilik anlayışının ürünüdür. Hizmet
verdiği kitlenin soru ve sorunlarını görmezlikten gelen bir kurum asla
başarılı olamaz. Ürettiğimiz hizmetin, ihtiyaç sahiplerinin talep ve
beklentilerini karşılayıp karşılamadığını bilemezsek, kendimizi
geliştiremeyiz. Elbette, her yapılan işte bazı eksiklik veya kusurların
olabilmesi doğaldır. Doğru olan, bunları tespit edip azaltmaya ve
kendimizi geliştirmeye gayret etmektir. İşte, Hasta Hakları Birimleri
bu işlevi üstlenmişlerdir. Bu birimlere iletilen sorun ve şikayetler, o
hastanede hangi ünitelerde, ne tür ve kimlerden kaynaklanan sorunlar
yaşandığını yöneticilerin fark etmelerini sağlar.
Bundan
öte bu birimler, yaşanan sorunlara anında çözümler geliştirerek,
sorunun büyümesini ve sorunla ilişkili personelin daha tatsız
sonuçlarla yüzleşmelerini önler. Sorunu çözülen veya sorununun söz
konusu personelden değil, sistemden kaynaklandığını öğrenen (örneğin
ultrasonografiye randevusu geç verildiği için isyan eden hastaya,
ultrasonografide tek bir uzman çalıştığı, günde şu kadar tetkik
yapabildiği, ayrıca acil olguları öne almak zorunda olduğu
anlatıldığında) hasta ikna olabilmektedir. Çözüme kavuşturulmasa bile,
sorununu anlatacak, içini dökecek bir muhatap bulan çoğu hasta veya
hasta yakını rahatlayarak ve tepkilerinden kurtularak sağlık kurumundan
ayrılmaktadır. Bu durum, şikayete konu olan sağlık personeli ve kurumu
için bir sübap mekanizmasıdır. Elde edilen sonuç, aynı kişinin isyankar
ve tepkili olarak soluğu bir medya organında veya bir siyasi partinin
teşkilatında ya da valilik/savcılık yazı işlerinde almasından çok daha
iyidir.
Hasta Hakları Kurulları Hekimlerin Aleyhine mi Çalışıyor?
Nitekim
Sağlık Bakanlığının istatistiklere göre 15 Şubat 2004 ile 7 Kasım 2005
arasında bu birimlere iletilen sorunlarda 29 354’ü yerinde çözülmüş ve
başvuran hasta veya hasta yakını şikayetçi olmamıştır. Bu süre
içerisinde işleme alınan şikayet sayısı ise sadece 5 336 dır. Bu 5 336
şikayetten ise %71’i çalışanın lehine sonuçlanmıştır. Sadece %19
başvuruda çalışan sorumlu bulunmuştur.
Kaldı
ki, Hasta Hakları Kurullarında bir çalışanın sorumlu bulunması, onun
suçlu olduğunu kesin olarak göstermez. Hasta Hakları Kurullarında
yapılan iş, bir soruşturma veya yargılama değildir. Sadece şikayetle
ilgili ön incelemedir. Yani, “şikayet dikkate alınıp soruşturma
yapılsın mı yapılmasın mı?” konusunda yöneticiye fikir vermektedir.
Yoksa bu kurullar, sağlık çalışanına bir ceza veremez. Ceza, ancak
hukuki mevzuatımıza uygun biçimde yapılan idari soruşturmanın sonunda
verilebilir. Eğer suçlanan personel, haklı olduğuna inanıyorsa, gerekli
savunmasını yapar, kanıtlarını sunar ve mağdur olmaz. Ceza alsa bile
itiraz yolları açıktır. Elbette, toplumda herkes gibi sağlık
çalışanları da yapıp ettiklerinden yasalar karşısında sorumludurlar.
Kimse sorgulanamaz değildir. Bir kişinin sorgulanması, onun suçlu
olduğunu göstermez.
Bu
nedenle, Hasta Hakları Birimlerini, Hasta Hakları Kurullarını ve
buralarda çalışan görevlileri, hekim veya diğer hastane personeline
savaş ilan etmiş hasım kişiler olarak görmek, insafla ve gerçeklerle
bağdaşmamaktadır. Doğal olarak, bu tabloyla uyumlu olmayan, kişisel
sürtüşme ve kırgınlıkların yaşandığı özel durumlar olabilir. Bunlar
ise, genel çıkarımlara konu olmamalıdır.
Hekim, hasta haklarına karşı olabilir mi?
Hasta
Hakları Birimleri ve Kurulları ile ilgili farklı değerlendirmeler
yapılabilir. Bakanlığın bu konuda attığı adımları kasıtlı, yanlış ve
hekim karşıtı olarak nitelendirenler de bulunabilir. Bundan da ötesi,
Hükümetin sağlıkla ilgili tüm kararlarına politik olarak karşı
durulabilir. Ne var ki, Bakanlığın uygulamalarına karşı eleştirel
tutum, hekimlerin hasta haklarıyla ilgili gelişmelere karşı durmasını
ya da bu süreci görmezden gelmesini haklı kılmaz. Çünkü, hasta hakları
başlığı altında adı geçen ilke ve kurallar hekimlik meslek ilkelerinden
başka bir şey değildir. Bu ilke ve kuralları tanımlayanlar, hastalar
veya başkaları değil; biz hekimleriz. Modern anlamda hasta haklarıyla
ilgili belgeleri yayınlayanlar hekim örgütleridir. Ülkemizde de Türk
Tabipleri Birliği hasta haklarıyla ilgili çalışmalar yapmakta ve
yapılan çalışmalara destek vermektedir.
Zaten
başka türlüsü de düşünülemez. Çünkü, biz hekimler hastalarımız için
varız. Hasta olduğu için, hastanın sorununu çözmek için bizler hekim
olduk. Kuşkusuz, her hekimin meslek onuruna yakışır bir şekilde
kazancının olması hakkıdır. Ama, para veya ün kazanmak için hekim
olunamaz. Sağlık çalışanları, hasta karşısında kendilerine ait
motivasyonlarla hareket edemezler. Sadece, hastasının yararına ve onun
gereksinimini karşılamak üzere çalışırlar. Bu bakımdan, hastalarla
sağlık çalışanları arasında sıradan bir satıcı-müşteri ilişkisi
kurulamaz. Hekimler ile hasta ve hasta yakınları, asla birbirinin
rakibi değildirler. Tam aksine, hastayı sağlığına kavuşturmak üzere
çalışan bir ekibin, çok yakın işbirliği yapması gereken doğal
elemanlarıdırlar. Bu konumdaki bir hekimin hasta haklarından
rahatsızlık duyması ise işin doğasına aykırıdır.
Ulusal
mevzuatımızda ve uluslar arası belgelerde hasta hakları adı altında
tanımlanan ilke ve kuralları bir hatırlayalım: sağlığını koruyup
geliştirebilme, hizmetten eşit olarak yararlanma, hekim ve sağlık
kurumu seçme, doğru ve özenle tedavi görme, bilgilenme, tıbbî
kayıt/belgelere ulaşma, aydınlatılmış onam ve tedaviyi reddetme, tıbbî
araştırmalardan korunma, mahremiyetin korunması, saygı ve şefkat görme,
konfor ve güvenlik moral ve manevi destek alma, refakatçi ve ziyaretçi
bulundurma, şikayet ve zararını tazmin etme, onurla ölme…
Buna
göre, hasta haklarına karşı duran bir hekimin bu tavrı şu anlama
gelmektedir: insanlar sağlığını koruyup geliştirememelidir; hastalar
arasında ayrımcılık yapılabilir; hasta istediği hekime gidememelidir;
yanlış ve baştan savma tedavi normaldir; hastalara bilgi ve dosyaları
verilmemelidir; hasta yaşamı ve geleceği hakkında karar veremez;
hastalar denek olarak kullanılabilir; hastaların özel hayatı deşifre
edilebilir; hastalara acımasız ve kaba davranılabilir; hastaların
morale ihtiyacı yoktur; yanlış teşhis ve tedavilere bağlı ölüm ve
sakatlanmalar karşılıksız kalmalıdır ve hastaların onuru olmaz… Kanımca
hiçbir meslektaşım, böyle bir anlayışı savunma lüksüne sahip değildir.
İşte
bundan dolayıdır ki, hekim ve hekim örgütlerinin yapması gereken: bir
taraftan hasta haklarıyla ilgili çalışmalara katkıda bulunurken; diğer
taraftan sağlık hizmetlerinin hasta haklarına uygun bir biçimde
verilebilmesine imkan tanıyacak koşulların oluşturulması için de çaba
sarf etmektir.
Yoksa,
çalışma koşullarımızdaki olumsuzluklardan dolayı hasta haklarının ihlâl
edilebilirliğine cevaz vermek ve olumsuz koşullarımızı olması gerektiği
gibi değiştirme gayreti yerine, hedef küçültüp, hastalarımızdan
verilene razı olmalarını istemek, bana göre kabul edilebilir
yaklaşımlar değildir.
Hekimlik mesleği tarihsel saygınlığını koruyabiliyor mu?
Sağlık
hizmetleri, geçmişte bir hayır hizmeti olarak sunula gelmiştir.
Varlıklı ve hayırsever kişiler, hastalara ve ihtiyacı olanlara, her
türlü tıbbi bakımın, insani bir yardım şeklinde verilmesine aracılık
etmişlerdir. Elbette, tamamen karşılıksız olarak sunulan böyle bir
hizmetin ve hizmeti sunan kişilerin, hizmeti alanlar tarafından
sorgulanması mümkün değildir. Bu konumdaki hastaların kendilerine
sunulan hizmeti yetersiz bulmaları, “bu az oldu, bu fazla oldu, böyle olmamalıydı, neden böyle oldu, benim istediğim bu değildi”
şeklinde itiraz etmeleri beklenmezdi. Onlara düşen, ne verilirse onunla
yetinmeleri ve her halükarda kendilerine hizmet sunanlara karşı minnet
ve şükran duyguları beslemeleriydi.
Oysa
günümüzde, sağlık hizmeti parayla alınır satılır bir meta haline
gelmiştir. Kamuya ait sağlık kurumları bile, prim ve döner sermaye
uygulamaları ile adeta birer ticarî müessese halini almıştır. Hastalar,
aldıkları hizmetin bedelini ya doğrudan ya da sigorta primi ödeyerek
finanse etmektedirler. Sağlık çalışanları da, ücret karşılığı hizmet
üreten birer profesyonel konumuna indirgenmiştir. Hekimlik, toplumsal
rol paylaşımında üzerimize düşen sıradan bir mesleki uğraşı alanı
olarak görülür hale getirilmekte; hekimlik mesleğinin tarihsel
arkaplanı olan, insanın insana acıma ve yardımına koşma dürtüsü göz
ardı edilip, para ve ün kazanmak, bilimsel deney yapmak gibi
motivasyonlarla hekimlik yapılması meşrulaştırılmaktadır. Bu durum,
hasta-sağlık çalışanı ilişkisinde, tarafların tarihsel rollerini
değiştirmiştir. Artık, ne bizim geçmişte olduğu gibi hastalarımızdan
koşulsuz bir saygı bekleme hakkımızdan; ne de hastaların verilenle
yetinme yükümlülüğünden söz edilemeyecek bir konumda bulunuyoruz.
Hekimliğin bir kazanç kapısı haline dönüştürüldüğü, sağlığın para
karşılığı satın alındığı bir süreçte, bu tür beklentiler pek de
rasyonel olamaz.
Hasta hakları, hekim haklarıyla çatışmaz
Hak
kavramı hekimle hasta arasındaki buyurgan (paternalistik) ilişkiden
kaynaklanmaktadır. Eğer bir ilişkide, taraflardan biri, diğerine göre
daha güçlü, avantajlı konumda ise, karşı taraftakinin haklarından söz
edilir. Tabii ki, güçlü olanın da çıkarları söz konusudur, ancak
bunların zayıf olandan korunmasına gerek duyulmaz. Güçlü tarafın,
haklarından çok ödevlerinden bahsedilir. Örneğin, tüketici hakları,
işçi hakları, kadın hakları, çocuk haklarını işitiriz. Ama, üretici,
işveren, erkek veya erişkin haklarından bahsedilmez. Çocukların
erişkinler karşısında çıkarlarının korunması gereklidir. Ancak,
çocuklar karşısında erişkinleri korunmaya kalkmak, abes bir şeydir.
Hukuk, zayıf olanın yanındadır. Fakat bu, güçlü olanın karşısında
olduğu şeklinde anlaşılamaz. Yani, işçi hakları, işverenlerin
çıkarlarını gasp etmek üzere tanımlanmamıştır. İşverenler tarafından
işçilerin haklarının ihlal edilmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Aynı
durum, hasta hakları için de geçerlidir. Hastanın haklarının, sağlık
çalışanlarının haklarıyla birlikte gündeme getirilmesini istemek,
yanlış algılamadan kaynaklanmaktadır.
Bir
diğer önemli nokta ise, hasta haklarının, hekimlerin meslekleri gereği
yerine getirmekle yükümlü oldukları etik ve hukuki ilke kurallardan
oluştuğudur. Oysa hekim hakları, doğrudan hastalara bir yükümlülük
getirmez. Yani hastaların hakları, biz hekimlerin zaten görevidir.
Oysa, hekimlere haklarını vermek, hastaların yapabilecekleri bir şey
değildir. Hekimlerin hak talep etmeleri gereken taraf hastalar değil,
kendi haklarını ihlal eden sağlık sistemi, sağlık politikaları ve
bunların mimarı olan politikacı ve yöneticilerdir. Hekimlerin hastaları
“karşı taraf” olarak algılaması bir yanılsamadır. Aslında hekimleri
mağdur eden sağlık sistemi, hastaları da aynı ölçüde mağdur etmektedir.
Bu ayrımı yapamayıp, “madem bizim haklarımız yok, o halde hasta hakları
da olmasın” yaklaşımı, hiç de makul değildir.
Hastaları anlamaya çalışalım
Hasta
hakları, hastaların hastalığa bağlı bazı kazanımlar elde ederek
sağlıklı kişilere göre daha avantajlı konuma gelmelerini amaçlamaz.
Hasta hakları, hastanın sağlığını –olabildiğince- geri alabilmesi için
gereksinim duyduğu desteği zamanında, eksiksiz olarak, en doğru
biçimde, eşitlik, konfor ve saygınlık içerisinde alabilmesini sağlamak
üzere tanımlanmıştır.
Günümüzde
sağlık hizmetine ulaşmak çok zor, karmaşık, akıl almaz ve güç
yetirilemez durumdadır. İleri ve pahalı tıp teknolojisi, sermaye
kontrolünde ve para kazanmaya dönük sağlık organizasyonu; harcamaları
minimalize etmede ustalaşmış özel sigorta şirketleri ve aşırı
uzmanlaşma karşısında, hastalar, kendi çıkarlarını koruyamayacak konuma
itilmişlerdir. Hasta, bilgisi, becerisi olmayan bir konumda,
vazgeçilemez, ertelenemez gereksinimlerini karşılamak zorundadır.
İhtiyaç duyduğu hizmeti verecek olan sağlık çalışanının karşısında
boynu büküktür, muhtaçtır, edilgendir. Bu durum, hastanın sağlığa
ulaşma gereksinimin, toplum tarafından koruma altına alınmasını
gerektirmektedir.
Hasta hakları günün birinde hekimlere de lazım olabilir
Ayrıca
unutulmalıdır ki: hasta hakları, sadece hastalar için değil; sağlık
çalışanları ve sağlık kurumları için de geliştirilmeli ve öne
çıkarılmalıdır. Çünkü, hasta hakları bize, sevilip sayılan, başarılı
birer hekim olmanın yolunu gösterir. Mesleki tatminimizi artırır.
Verdiğimiz hizmetin nitelik ve kalitesini yükseltir. Hizmeti alanların
memnuniyetini artırarak onların gözünde bize saygınlık kazandırır.
Hasta hakları alanında kaydedilen gelişmeler, hekimin ve diğer sağlık
çalışanlarının ürettikleri hizmetin, amaçlanan yararı vermesine
yardımcı olur. Sağlık kurumlarını daha kaliteli, üretken hale getirir.
Hizmet verdikleri kitlenin memnuniyetini elde etmelerini kolaylaştırır.
Hasta haklarına uygun bir hizmet sunulması, sağlık işletmelerinde
toplam kalite yönetiminin, olmazsa olmaz bir parçasıdır. Hasta ve hasta
yakınlarından gelen hak talepleri, aslında sağlık çalışanları için de,
kurum yöneticileri için de yol gösterici birer rehberdir. Ayrıca, yeni
yürürlüğe giren TCK ve tartışılan malpraktis yasa tasarısının getirdiği
yükümlülükler karşısında, sağlık çalışanlarının tek güvencesi de, yine
günlük mesleki uygulamalarını hasta haklarına uygun şekilde
düzenlemekten başka bir şey değildir.
Biz
kabul etsek de etmesek de, hasta hakları çağdaş dünyanın yükselen
değeridir. Bu süreci durdurmak veya tersine çevirmek olası değildir.
Hasta haklarını dikkate almayan kişiler ve kurumlar, hizmet verdikleri
kitle karşısında güven ve itibar kaybına uğrayacaklardır. Bana göre;
hiçbir hekimin hasta hakları alanındaki çalışmalardan rahatsız olma, bu
ilkelere karşı durma veya görmezden gelme lüksü yoktur.
Ayrıca,
hekimler ve diğer sağlık çalışanları da yaşamlarının bir dönemlerinde
hasta veya hasta yakını olurlar. Aslında, her insan ya doğrudan veya
potansiyel olarak hasta veya hasta yakınıdır. Dolayısıyla, hasta
hakları sadece şu anda hasta olanlar için değil, hasta olabilecek
herkes ve aynı zamanda sağlık çalışanları içindir. Hasta hakları
başlığı altında gündeme getirilen hususlara bakılacak olursa, şu apaçık
görünür ki, bunlar, bir sağlık çalışanının hasta veya hasta yakını
olarak bir hekime veya sağlık kuruluşuna başvurduğunda, kendisine veya
hastasına yapılmasını istediği davranışlardır. Bir hekim olarak kendime
veya anneme, eşime nasıl ve hangi standartlarda bir sağlık hizmeti
verilmesini ve bu sırada bana veya hastama nasıl davranılmasını
istiyorsam, hastalarıma da aynı hizmetin, aynı biçimde verilmesini ve
aynı şekilde davranılmasını savunmak zorundayım. Bunun aksi düşünülemez.